25 Aralık 2011 Pazar

...

Neden sevemez insan, bir kuşu, bir kelebeği?
Sevmiyorum işte.
Güneşin dalgalanışı saçlarımda sıkıcı,
Yüzümü okşayan meltem gereksiz.
Sevmiyorum dâhilimde ve haricimde olanı biteni.
Sevmiyorum içimdeki küçük kızı, salak.
Sevmiyorum şarkı söylemeyi,
Şiir okumayı,
Önüme gelene gülümsemeyi.
Denizi, tuzunu, kokusunu…
Çakıl taşlı yolları…
Erik ağacındaki kumruyu sevmiyorum.
Bir birayla yüzümde oluşan sırıtışı,
Her tanıdığım insanla genişleyen ve daralan dünyayı…
Sevmiyorum annemi, babamı…
Sevmiyorum…
Seni.

13 Aralık 2011 Salı

...forever searching...

Kelimelerin anlamını yitirdiği bir ülke burası…
Sözlüğün parçalanmış sayfaları uçuşuyorken havada bir sigara yakıyorum “tutuşuyor sular”

Bakışlarımı tavandaki boşluğa dikiyorum. Birazdan bir umut belirecek orada. Kusacağım içimdekileri, dökeceğim, saçacağım, kırıp parçalayacağım o umudu. Rahatlayacak içim. Boşluğa bakmaya devam edeceğim sonra. Boşluğumu bölemeyecek artık hiçbir şey.

Susmak acı verirdi eskiden..
Her sustuğumda bir kelime anlamını yitirirdi.
Manayı sese dönüştürüyorum şimdi
Kafamda dönüp duran melodi...Ah! Seni ezgiye dökememekten oluyor her şey biliyorum.
Ne çabuk unutuyorum yapılan iyilikleri
Ne çabuk unutuyorum
Ne çabuk... Çabucak olan ne?

…forever seaching…

Varoluşumun amacı her gün bir başka uzvumu kaybetmekle açığa çıkıyor. Çünkü biliyorum elimi yitirirsem üşümem artık bir daha. Ve ayaklarım onlar giderse saplanıp kalmaktan bahsedemem artık. Yüzüm, ne kadar oldu onu gerçekten görmeyeli? Ve o da gittiğinde hiçbir sır gizli olmayacak artık. Ben, kaybederken güçleneceğim. Tüm bahanelerimi, tüm keşkelerimi, tüm boşvermelerimi, içimde öldüremediğim tüm bu kini yitirdiğimde güçleneceğim.

Seni özlüyorum yalnızlık, seni her çağırdığımda sen zaten çoktan gelmiş oluyorsun. Hiç gitmiyor musun yoksa? Yatağıma uzanmış da ne bekliyorsun?

…forever searching…

Bir,iki,üç,dört,beş,altı,yedi,sekiz,dokuz,on…
Daha yavaş say
Bir..iki…üç…dört..beş…altı…yedi…sekiz…dokuz…on…
Ve bir kez daha
Sonra bir kez daha
Bir daha
Uyumadan önce son kez
Bir…iki…üç…dört…beş…altı…yedi…sekiz…dokuz…
Ondan geriye
Kalan
Her
Şey
Boş…
Artık arama.

23 Nisan 2011 Cumartesi

kısır döngü,başka adı yok bunun



"Sarıyor, etrafı sarıyor
Kaçtıkça geliyor peşimden

Karanlık, yapış yapış bir uyku"

-Olmaz, diyorum. Daha yapmadığım çok şey var.Başlamak için doğru zamanı bulamadım sadece.
İnanmıyor. İnanmayan gözlerle bakıyor.
-Mutlaka öyledir,diyor.Evet,evet eminim öyledir.Aksi olamaz zaten.
Yavaşça yanıma sokuluyor. Nefesini ensemde duyuyorum.
-Ama,diyor. Sence 26 yıl beklemek için fazla uzun değil mi?
-Beklerken uyumuşum,diyorum.
Sesim sanki güçsüz çıktı.
-Kendime yeni geliyorum ve şimdi senden kaçıyorum.Kaçmak zorundayım,diye ekliyorum.
Siyah cübbesinin içinde Azrail'e benziyor. Onu bir kere görmüştüm.
-Bu bir oyun...Bir oyun bu... Hadi bir oyun oynayalım! Bu kez sen kaç,ben düşeyim peşine. Gecelerce arayayım seni. Sonra nasıl olsa bulurum...
Bana acıyarak bakıyor. Ondan kaçamayacağımı biliyor. Usulca gülümsüyor.
-Çünkü ömrün uyumakla geçiyor...

15 Ocak 2011 Cumartesi

âh mine'l-aşk...


Ne kadar da çok olmuş yazmayalı...Hayatımdan eksilen bir ruhla susup hayatıma ummadığım bir anda giriveren yeni bir ruhla konuşmaya başlıyorum yine. Ve aslında epeydir eksilen yanlarımı sayıyorum. Sahip olamadığım,kabullenemediğim,yitirip gittiğim her şeyin muhasebesini yapıyorum. Ne acı ki bunu örtbas etmeye çalışıyorum habire. Kendime acıma safhaları... Hadi hep beraber üzülelim bana. Ne kadar acı,yazık,vah vah diyelim. E,peki sonra? Belliydi zaten diyelim. Aman sanki başka türlü olsa ne yapacaktı, diyelim. Kızalım sonra... Bir süre de görmezden gelelim. Ama bunu bana hissettirmeyelim. Aşağılayalım arada bir. Umursamayalım zaman zaman,sonra ansızın,tam ben toparlanıp ayağa kalkarken "Ee,hala aynı durumda mısın?" diyelim. Cevabı beklemeden arkamızı dönelim. Yürüyüp gidelim.

Sonra biri gerçekten umursamış olsun,bir an. Gerçekten merak etmiş olsun,kimim,neyim diye. Sonra elini vursun masaya,"Bunları gerçekten hissediyorum." desin,"Yarın olsun yine söylerim aynı şeyleri." desin. İnanayım... Siz olsanız inanır mısınız?

İnandım ben,elimi uzattım. Sonra beynimin içine yerleşen o üçüncü şahıs sesler yavaş yavaş uyanmaya başladılar yine. Nasıl oluyor da inanıyorsun bu kadar kolay dediler. Yahu ne doğru ki hayatında bu doğru olsun,dediler. Sabret yakında geçer,dediler. Sonra döndüm yine içime, hesaplaşma tam gaz başladı yine. Ailemi paraladım kafamda önce,sonra işimi,asla tam olarak benim olmayan işimi,sonra çocuklarımı kötüledim,sevmiyorum ki zaten onları dedim,seviyordum oysa... Kala kala ne kaldı ki geriye? Ama o hala oradaydı. Kafamdan geçenleri çözemediği için ürkek,kendi içinden geçenleri dökemediği için çekingen bakıyordu bana. Anlam veremiyordu içimde olup bitene; biyolojik değişimlerinin etkisiyle hırçınlaşan,sonra aniden kahkahalara boğulan,havada süzülen iki notaya teslim olup dans eden ama sanki birden yere düşüp ölecekmiş gibi dans eden birinin karşısında olsanız siz ne yapardınız?

Mutsuzluğa alışan bir adamın hikayesini anlattı bana. Hayatındaki tüm iyi şeyleri mutluluğa alışamadığı için elinin tersiyle iten o adamı anlattı. Ona çok benziyorsun, dedi bana. Üzüldüm... Sarılmak istedim boynuna,ama şimdi tek iyi şey sensin aslında,demeliydim. Ama sana alışırsam eminim sen de gidersin,bu yüzden alışmak istemiyorum demeliydim; saçmalıyorsun derdi. Haklı olurdu da. Ama benim hayatım hep böyle oldu demeliydim,ne zaman alışsam birine ya da bir yere uzaklaştırdım kendimden demeliydim,ama geçmiş geçmişte kalmalı derdi,haklı olurdu da.
Ne cevap verirdim? Sustum ben de,aman boşver dedim yeni bir sigara yakarken.

Sonra, oturdukları kafenin merdivenlerini bir hayalet sessizliğiyle inerken genç kadın, elinden tuttu adam. Loş bir sokağa saptılar. Uzaktan deniz görünüyordu,arkalarında uğuldayan kalabalığı bırakıp dilini bilmedikleri o ülkeye gittiler. Sokaklar hem çok tanıdıktı hem de yabancı bir memleketin bilinmeyen kapılarına uzanıyordu. Yanyana dizilmiş renkli vitrinleri geçtiler. Sokağın başında top oynayan sessiz çocuklar vardı. Neden bu kadar sessiz buralar dediler. Evlerinde huzurla oturmuş insanları düşlediler. Metruk bir evin camından tavana vuran ışığı gördüler. Heybetle yükselen bir binanın bahçesini gözlediler gizlice. Gülümseyerek yanlarından geçti birileri, bir taksici hiç konuşmadan müşterisinin eşyalarını bagaja yükledi. Bir kırlangıç geçti başlarının üzerinden tam sokağın bitiminde. Sonra gidip bir adamın avucuna kondu. Genç kadın sıkıca sarıldı adamın sol koluna,korkudan değil,içine dolan huzurdan. İyiyim şimdi dedi,içinden. Duydu mu adam bilinmez. Belki o anda bambaşka şeyler düşünüyordu.

Üçüncü şahıs sesler susmuştu şimdilik, annesi mutfakta çay koyuyordu, televizyonda bir adam çocuklara erken uyuyun diyordu. Sigara içmesi gerekti kadının,ama önce oturdu ve bugün söyleyemediği şeyleri düşündü,bugün yüzünde olmayan gülümsemeleri düşündü,sonra dedi ki -içinden- her şey güzel olacak, bu sefer güzel olacak. Olur mu bilinmez ama en azından karar verildi artık bir şeylere. Gerisini boş ver dedi yeni bir sigara yakarken.
21.24
İstanbul

6 Ağustos 2010 Cuma

Sizin hiç babanız öldü mü?/Benim bir kere öldü kör oldum



Bir ölünün arkasından ne kadar yas tutulur? Toprağın derinliklerinde karanlığa terk edilen bir bedenin sıcaklığı dudaklarımdan silindiği zamana kadar mı? Kimi bekliyordu açık kalan o ela gözler, ne söyleyecekti aralık kalan o dudaklar? Hiç bilemeyeceğim yeni sorularım var elimde şimdi…

Üç gün geçti… Sanki hiç geçmedi zaman, sabaha karşı 5’te donakaldı. Ya da o kadar büyük bir boşlukta sallandı ki zamanın sarkacı ben uyudukça uzadı dakikalar…

Uyuyorum… Günlerdir uyuyorum… Gözlerim eli tespihli ağzı dualı teyzelerin dudaklarına dikili dursa da uyuyorum… Herkes gibi ellerimi gökyüzüne açmış bu sızının dinmesini beklerken içten içe uyuyorum… Ağlamamak için uyuyorum… Ağlamamı istemezdi.

“Bundan ötesi yok!” dedi babam son konuştuğunda, kulaklarımda çınlayan son sözleri: “Çilem, kızım, yol ver!” Gitmeni istemedim, acı çekmeni istemedim, seni üzmek istemedim… Bembeyaz çarşaflar içinde günden güne soluklaşırken sen orada, tam yanında durayım, ateşten kavrulan ellerini avucuma alıp saatlerce sana bakayım istedim. Son nefesini yanımda al istedim. Seni son gören ben olayım istedim hep. İstediğim ve istemediğim her şey oldu…

Şimdi insanlar bana senin nasıl biri olduğunu anlatıyorlar. Oysa ne kadar tanıyorlar seni? Ben ne kadar tanıyabildim seni? Son günlerinde içinden fırlayan o haylaz çocuğu niye bilemedim hiç? “Bebeğim mi oldun sen benim?” dedim sana; metal kaşığın içindeki suyu yudumlarken sen. Nasıl güzel söylüyordun hani alt dudağını büküp ”Eveeet”.

Ben şimdi hem babamı hem bebeğimi mi kaybettim?

8 Mart 2010 Pazartesi

ne mutlu kadınım diyene (!)


* Kadınlara karşı şiddet dünyada en yaygın, ancak en az cezalandırılan suçtur.

* Tahminlere göre 113 ile 200 milyon arasında kadın demografik olarak “kayıp” (yok) görünmektedir. Ya doğar doğmaz öldürülmüşler (erkek çocuğun kız çocuğa tercih edilmesi) ya da erkek kardeşleri ve babalarıyla eşit derecede gıda ve tıbbi olanaklara ulaşamamışlardır.

* Fuhuşa zorlanan ya da bunun için satılan kadınların sayısı yılda 700.000 ila 4.000.000 arasındadır. Cinsel kölelik düzeninden elde edilen kazançlar yılda tahminen on iki milyar dolardır.

* Küresel olarak, on beş ile kırk beş yaş arası kadınlar, kanser, sıtma, trafik kazaları ve savaşlardan daha ziyade, erkek şiddetinin sonucu hayatını kaybetmekte veya sakatlanmaktadır.

* En az üç kadından biri dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış ya da hayatı boyunca başka türlü suistimal edilmiştir (tecavüz, kötü davranış). Genellikle, suistimal eden kişi aileden bir üye ya da kadının tanıdığı bir kimsedir. Ev içi şiddet, bölge, kültür, etnik köken, eğitim, sınıf ve din ne olursa olsun kadınlara karşı en yaygın suistimal şeklidir.

* Dinsel, kültürel vb. nedenlerle yılda iki milyondan fazla kız çocuğunun genital organlarına hasar verilmektedir (kadın sünneti). Bu oran, 15 saniyede bir kız çocuğudur.

* Sistematik tecavüz yeryüzündeki birçok çatışmalarda bir terör silahı olarak kullanılmaktadır. Ruanda soykırımı (1994) esnasında 250.000 ila 500.000 kadının tecavüze uğradığı tahmin edilmektedir.

* Araştırmalar, kadına karşı şiddet ile HIV virüsü arasında yükselen bağlantıyı göstermekte ve HIV bulaşmış kadınların daha fazla şiddete maruz kaldıklarını, şiddet kurbanlarının da HIV bulaşma risklerinin daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.


=>vikipedi'den alıntıdır.

4 Mart 2010 Perşembe

dilek tuttum kabul olsun...amin


bugün bir daktilom olmasını o kadar çok istedim ki. o her harfte çıkan tıkır tıkır sese ne kadar ihtiyacım vardı. yazacak bir şeyler mi birikmişti? yazacak her zaman bir şeyler vardır. "e, ne daktilosu, demode oldu." falan demeyin sakın. değişik bi mutluluk kaynağı benim için daktilo. çocukluğumu çağrıştırıyor biraz.

şimdi penceresi, ağaçlık bir bahçeye bakan bir odaya kapanıp güzel bi melodiye kaptırsam kendimi şöyle tıkır tıkır... tıkır tıkır... tıkır tıkır... tıkır tıkır... ne güzel olurdu!