20 Şubat 2010 Cumartesi

sevgililer gününüz kutlu olsun!



tarih 14 şubat 2010

bu günü dışarda geçirmeye karar verdiğimde henüz yaptığım şeyin iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordum. her adım başında bir eli çiçekli bir eli hediye paketli çiftlerden oluşan manzaraya hazırlıklıydım oysa. sevgilim olduğu zamanlarda bile kutlamaktan ısrarla kaçındığım bu günde yalnızlık duygusu her bir hücremi yavaş yavaş ele geçirirken üstelik evde bir başıma olma fikri dayanılmaz gelmişti nedense. birkaç gün öncesinden !f istanbul film festivaline bulduğum bilet içimi açmıştı. filmle ilgili pek fikrim olmamasına rağmen teklife balıklama atladım ki şimdi çok yerinde bir kararmış diyorum.

Tanrı'nın aşıklara armağanı güneşli bir günde ben İstiklâl'in henüz kalabalıklara boğulmadığı bir saatte ilk kez karşılaştığım İzlem'le daha önce hiç oturmadığım bir kafede çay içmekle başladım güne. bizi birleştiren, sanal ortamda paylaştığımız film zevkimiz oldu. bileti de o hediye etti zaten.

"go get some rosemary- git biberiye al gel"

!f istanbulun sitesinde filmin konusu şöyle geçiyor: Film, aylarca başıboş bir hayat süren 34 yaşındaki savruk ve sorumsuz Lenny’nin iki oğlunu okuldan almasıyla başlar. Zamanla, 7 ve 9 yaşlarındaki bu iki afacan çocukla birlikte kendi yaşını ve onların babası olduğunu unutan çocuk ruhlu Lenny’nin, boşanmış ve hayatını boşlamış bir adam olduğu anlaşılır. Bir sinemada makinist olarak çalışan Lenny, yılın birkaç haftasını çocuklarıyla birlikte, kendi küçük ve derbeder stüdyo dairesinde geçirmektedir. Çocuklarının kısa süreli hayatına girmesiyle birlikte eski eşi, yeni sevgilisi ve tuhaf arkadaşları arasında Lenny iyice dağılmaya başlar.

Lenny'nin hayatına ve içinde bulunduğu boşluk-sıkışmışlık arası hisse üzülürken aslında ne kadar sevgi dolu bir baba olduğunu görmekse içimi daha çok acıttı. üstelik bir sahne vardı ki asla unutamayacağım. son anda işe gitmek zorunda kalan babamız çocukları bırakacak kimse bulamaz,uyandıklarında evde kimseyi bulamayınca korkmasınlar diye bikaç saat fazla uyutmaya karar verir çocuklarını ve onlara kullandığı sakinleştiricilerden birinden sekizde bir oranında verir ve bu çocukların yaklaşık üç gün uyumasına sebep olur. sorumsuzluğun böylesine pes diye kızarken adamın çaresizliğine acımamak elde değildi.

film sonrası sokağa çıkar çıkmaz tekrar sakin bir köşeye kaçma dürtüsü uyandı içimde zira dışarda bayram günlerine has bir cıvıltıyla etrafına gülücük saçan ve "hey siz yalnız insanlar bugün dışarda olmakla ne halt ediyosunuz" bakışlarıyla kocaman kocaman adımlar atan çiftlerden oluşmuş bir ağın içine düştüğümü sandım. cep telefonumsa bekar arkadaşlarımın "sevgilisi olanın da olmayanın da" diye başlayıp giden kutlama mesajlarıyla dolmuştu. bu günü normal bir pazar günü gibi geçirebilmeyi istemekle hata mı etmiştim diye düşünürken kendimi !f İst. un etkinlik binası The Hall'a attım.

yaşayan kütüphane'den sevgilerle

İstanbul Avrupa Kültür Başkenti (AKB) ajansından tanıdığım, arkadaşlığını benden esirgemeyen Serdar sayesinde haberdar olduğum ve daha önce böylesini deneyimlemediğim bir aktivitede buldum kendimi. Yaşayan kütüphane "kitabı kapağına göre yargılama!" sloganını kendilerine şiar edinmiş bir organizasyon. bu kütüphanede kitaplar canlı ve siz onları yarım saatliğine raflarından alıp kendi hayatınıza dahil edebiliyorsunuz. böyle anlatınca kafa karıştırıcı oluyor biliyorum. ilk duyduğumda ben de anlam verememiştim. önemli nokta şu ki kitap olmayı seçenler toplumda dışlanan, hor görülen, ayrımcılığa uğrayan ve ön yargıyla yaklaşılan insanlar. kimler yok ki içinde; kürt kitabından arap kitabına, lezbiyeninden stk çalışanına,yahudisinden feministine rengarenk bir kütüphane.

kafamda şizofren kitap okuma düşüncesiyle kapıdan adımımı atar atmaz o kadar çok gülümseyen insanla karşılaştım ki bu birazdan dahil olacağım şeyin kesinlikle çok doğru olduğunu hissettirdi bana. insanlar meraklı, çekingen, yardım etmeye çalışan bakışlarla dolanıp duruyordu küçücük girişte. kafamda şizofren kitap okuma düşüncesiyle girdim dedim ya beni en çok üzen kitabın kapağına bile yaklaşamamış olmaktı. ama onun yerine birbirinden ilginç ve keyifli dört okuma gerçekleştirdim. önce transeksüel kitapla başladım okumaya. bir an gözleriniz büyüdü sanırım bu cümleyi okurken, değil mi? nasıl biriyle karşılaşacağımı bilmeden okuma kartımı alıp, içimde hiçbir önyargı olmadan ama alabildiğine merakla, görevli arkadaşın peşine takıldım. Ve Seyhan'la tanıştım. Ki okumanın gizliliğini bozmamak adına ne konuştuğumuzu anlatmayacağım burada. ama o özgüveni, o sağlam duruşu ve akıp giden konuşmayı kolay kolay unutamayacağımı biliyorum. sonrasında ikinci kez şizofren kitaba ulaşmaya çalışırken bu kez psikolog kitapla buluştum. ve arkasından ressam kitabım Başak. mekanın en karanlık ve sakin köşesinde kendimize oturacak yer bulup da önce çekingen sonra giderek samimileşen bir sanat sohbetinin ardından uzun zamandır dökemediğim kelimeleri söylememe ve bu yazıyı kaleme almama vesile olan bir hediye verdi Başak bana. şimdi odamın en sevdiğim köşesinde -Guernica'nın ucuz bir kopyasının asılı olduğu yerde- bana uzaktan göz kırpan bir hediye duruyor. son bir kez şizofren kitaba ulaşma denemesinde bulunup da kitabın artık okuyucu kabul etmediği haberini alınca üzülmedim desem yalan olur. gün boyu ulaşmaya çalışıp ulaşamamış olsam da sayesinde üç farklı renkle karşılaştım. ve pes etmeyip son kitabımı rafından istedim: Ermeni kitap. karşıma su gibi güzel bir genç kız çıktı. ismi Tabita'ydı. ceylan anlamına geliyormuş. iki farklı millet diye aramıza çizilen o hayali sınırı hiç bilmiyormuş gibi ağırlıkla kültürden,edebiyattan konuştuk.

çıktığımda saat 6'yı geçiyordu ve benim zihnimde yeni bir okunacaklar listesi çoktan açılmıştı bile. ufak ufak atıştıran yağmurdan sakınmadan, karanlığın çöktüğü ve sevgililerin yavaş yavaş demlenmeye aktığı bir caddeden geçerek kalabalığa karışırken kendi kendimle ne kadar uzun zamandır vakit geçirmediğimi anladım. ve her an her yerde ne kadar yalnız olduğumu hissederken aslında o kadar da kötü olmadığını hatırladım bu yalnızlığın. kendime Yeşilçam kafe'de bir kahve ısmarladım ve yanımdaki boş kağıtlardan birine bu yazının belki daha duygusalını ve daha karmaşığını karaladım. bunu yaparken elimdeki kahveden karalanmış kağıdıma da bir damla ikram ettim tabii.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder